“Manchester by the Sea”, sessizliğin bile yük taşıdığı, kelimelerin çoğu zaman kifayetsiz kaldığı bir içsel çöküş hikayesi. Lee Chandler, trajedinin ağırlığını sırtında taşırken her adımda, geçmişin izleri onu adeta bir hayalet gibi takip eder. Bu film, kaybın ve suçluluğun insan ruhunda açtığı yaraları derinlemesine işlerken, seyirciye sessizliğin bile bir hikâye anlatabileceğini hatırlatır. “Manchester by the Sea”, unutmanın değil, öğrenilmiş acılarla yaşamanın kaçınılmazlığını gösteren bir modern trajedi hikayesi.
Bazen yaptığınız bir hata tüm hayatınızı etkileyebilir. Bugün, gelmiş geçmiş en iyi dram filmlerinden birini ele alacağız. Hayattaki en büyük acıya şahit olmaya, onunla yaşamaya ve hayatını devam ettirmeye çalışıp, ilerlemeye çalışan birini anlatacağız. Başrolünde Casey Affleck’in inanılmaz oyunculuğuna hazırsanız, Bak Bu Olur olarak Manchester by the Sea incelemesiyle sizlerleyiz.
Geçmişin Gölgesinde: Lee Chandler’ın Çöküş Hikâyesi

Filmin başında ana karakterimiz Lee Chandler’in kapıcılık işleriyle uğraştığını görüyoruz. Tüm gün boyunca 4 binanın işlerini tek başına yapıyor ve karşılığında hemen hemen hiçbir ücret almıyor. Görülmek üzere ki bu oldukça garip bir durum. Hiç kimse bu kadar ağır bir işte karın tokluğuna çalışmaz. Hikâye devam ettikçe Lee’nin neden bu kadar zor bir hayat yaşadığını anlayacaksınız. Lee, abisinin ölüm haberini alır almaz, hızla hastaneye gider. Koridorlarda yankılanan ayak sesleri, onun içinde kopan fırtınaların sessiz bir yansıması gibidir. Doktorlarla konuşurken, abisinin yakın arkadaşı George’nin acıyla dağılmış haline tanık olur. Gözyaşlarını dizginlemek için çaresizce çabalayan George, hüznü her haliyle taşır.
Ancak Lee’nin yüzü, soğuk bir duvar gibi ifadesizdir ne düşündüğü ne hissettiği, tam anlamıyla bir muammadır. Yaşam tarzı duygusal tepkilerindeki bu sessizlik de onun iç dünyasında nelerin fırtınalar kopardığını sorgulatır. Lee, abisi Joe’nun ölümünden sonra yeğeni Patrick’i görmeye gidiyor. Babasının ölümünü anlattıktan sonra ona “Onu görmek ister misin?” diye soruyor. Ardından görmeye gittiklerinde, Patrick kısa bir bakış atıp dışarı çıkıyor. Bu sahnede Patrick’in duygularını bastırdığını ve normal görünmeye çalıştığını görüyoruz. Yaşadığı büyük acıyla mücadele etme biçimi budur.
Eğer Lee’ye benzediğini düşünüyorsanız durum pek de öyle değil. Onun özel bir durumu var. Öte yandan Lee’nin abisi Joe, ölmeden önce oğlu Patrick’in velayetini ve tüm malvarlığını Lee’ye bırakmıştır. Çünkü, Patrick çocukken Lee ile ilişkisi çok iyidir. Beraber tekne gezileri yaptıkları zamanlarda oldukça iyi vakit geçirmişlerdir.
Lee, uzun yıllardır ailesiyle çok az vakit geçirmiştir. Tüm hayatını anlamsız ve yalnız geçirmektedir. Patrick’in velayetini ona kaldığını öğrenince de şaşırıp “Bunu yapamam” diyor. Bu cümleyi başka bir insan söylese berbat bir insan olduğunu düşünebilirdik. Fakat Lee Chandler söz konusu olduğunda bu cümleye çok şaşırmıyoruz. Çünkü, yeğeni Patrick’den kaçma sebebi, geçmişindeki korkunç acılardır.
Gelin zamanı biraz geri saralım ve Lee Chandler’i bu hale getiren neymiş öğrenelim.
Acının Sessizliği: Küllerden Geriye Kalan

Lee geçmişinde, sorumsuz, ciddiyetsiz ve uçarı biridir. Tüm zamanını bira içip arkadaşlarıyla masa tenisi oynayarak geçirmektedir. Eşi Randi bu durumdan oldukça rahatsızdır. Lee’nin davranışlarını düzeltmesini istemektedir. Fakat Lee’nin 3 çocuğu olmasına rağmen kendi de bir çocuktan farksızdır. Çok fazla düşünmeden hareket etmektedir. Lee, yangından önce basit ama sıcak bir hayat sürüyordu. Çocuklarıyla yaptığı küçük oyunlar, sahildeki piknikler ve sessiz kasabanın huzurlu günleri, onun yaşamının en güzel anılarıydı. Ancak bu mutluluk, o korkunç geceyle tamamen gölgelenmişti, içinde taşıdığı her umut kırıntısını da tüketmişti. O günden sonra Manchester onun için yalnızca bir kayıp diyarı olmuştu.
Randi ve çocukların uyuduğu bir gün Lee, evin ısınması için şömineye birkaç odun atar ve markete gider, fakat şöminenin koruyucu ızgarasını takmayı unutmuştur. O an farkında olmasa da bu hata onun tüm hayatını altüst edecektir. Geri döndüğünde evinin alevler içinde yandığını fark eder. Eve gelen itfaiyeciler Randi’yi alevlerden ve dumandan zor kurtarmıştır. Fakat geride kalan çok şey vardır. Lee’nin 3 çocuğu içeride yanarak ölmüştür. Lee sadece bakakalır, hiçbir şey yapamaz. Zaten ne yapabilirdi ki artık. Olan olmuştu, geçmiş, geleceğe tokat atmıştı. Hayatı boyunca sorumsuz olan Lee, bu hatadan sonra çocuklarını kaybetmiştir.
Eşi Randi ambulans ile kaldırılırken Lee yardımcı olmaya çalışıyor fakat Randi, sedyedeyken ve hareket etmeye mecali bile yokken omzunu Lee den kaçırıyor. Onun dokunmasını ve yanında olmasını istemiyor çünkü bir anne için evlat acısının boyutunun ne kadar şiddetli olduğunu herkes tahmin edebilir. Randi’nin sessiz çığlıkları, Lee’nin hatalarına duyduğu öfkeyle birleşmişti. Çocuklarını kaybetmenin acısı, ona her gün yeniden yaşattığı bir travmaydı. Lee’nin hatasını kabullenme düşüncesi bile Randi için telafisi mümkün olmayan bir boşluktu.
Lee, geçmişte çocuklarıyla bir sahil gezintisinde suyun serin dalgalarına atılan kahkahaları hatırladı. O günler, bir rüya kadar uzakta kalmıştı. Şimdi ise bu anılar, yalnızca geceyi aydınlatan buruk bir ışık gibi hayatına eşlik ediyordu. Lee hem çocuklarını hem de eşi Randi’yi kaybetmiştir. Yıkılmış ve çaresiz bir haldedir. Polise ifade verip olanları anlattığında polisler gidebileceğini söylüyor. Lee bu sahnede dokunaklı bir cevap veriyor, “Her şey bu kadar mı?”. Bu sorunun sebebi Lee’nin ceza yemek istemesidir. Yaptıklarının bedelini ödemek istemektedir. Fakat şömine ızgarasını takmamak, yasal olarak bir suç değil. Zaten Lee’nin yaşadıkları onun için büyük bir ceza değil midir?
Bir sonraki sahne, sinema tarihinin en güçlü dram sahnelerinden birisi. Ne zaman izlerseniz tüylerinizi diken diken edebilen bir sahne. Lee, odadan çıkıp karakolda yürürken bir polisin belindeki tabancayı alıyor ve kafasına götürüyor. Fakat silahı çekmeyi unuttuğu için kendini öldüremiyor, o sırada çevredekiler Lee’yi hızlıca durduruyor. Eğer silahı kafasına götürmek yerine çekmeyi düşünebilseydi Lee intihar etmiş olacaktı ve tüm hikâye bitecekti. Fakat bu küçük detay onu ölümden döndürdü. Sonra hayatına devam etmeye çalıştı fakat buna yaşamak diyemeyiz. Başlarda anlattığım gibi tüm gün çalışıp, yaşadığı acıları hatırlamamaya çalışıyor.
Hayalet Bir Yaşam: Dönüş ve Yüzleşme

Lee, artık herhangi bir duygu hissetmiyor, yaşayan bir ölüden farksız. Acının iki farklı etkisi vardır; bazı insanlarda abartılı tepkiler ve ağlama krizleri oluştururken, bazı insanlarda eylemsizliğe neden olur. Burada Sigmund Freud’un konu hakkındaki yorumunu paylaşmak istiyorum, “İnsan, asla bilerek ya da isteyerek zarar görmez; sadece geçmişin acısı ve pişmanlığı peşini bırakmaz” Lee bu duruma düşen, eylemsiz insanlardan biridir. Hareketleri, konuşması hatta yürüyüşü bile yavaşlamıştır. Hiçbir şeye büyük tepkiler verememektedir. Abisi Joe’nun öldüğü sahnede ne kadar ruhsuz olduğunu hatırlayın. Çünkü geçmişinde öyle büyük acılar yaşamıştır ki verecek tepkisi kalmamıştır.
Bir çoğumuz bu durumdayız aslında, değil mi? Acı ve öfke. Bu ikili ya seni öldürür ya da onu kullanacak kadar cesursan seni yıkılmaz bir canavara dönüştürür. Friedrich Nietzsche, “Acı, bireyi ya yıkar ya da ona kendi sınırlarını öğretir.” Şimdi Lee’nin Patrick’in sorumluluğundan kaçma sebebini anlamışsınızdır. Lee, 3 küçük çocuğunun ölümüne sebep oldu ve Patrick’i koruyabileceğine inanmıyor. Sevdiği herkese zarar veren işe yaramaz biri olduğunu düşünüyor. Sevdikleriyle fazla görüşmemek için Boston’a taşınmış ve orada yaşadıklarının bedelini ödemeye çalışmıştır. Lee’nin kendine yaptığının yeterli bir ceza olduğunu düşünüyorsanız, her şey bununla da bitmiyor. Lee, sosyal ortamlarda bilerek kavga çıkartıyor ve fiziksel olarak zarar görmeye çalışıyor. Çünkü kendini affedemiyor ve her zaman daha çok bedel ödemeye çalışıyor. Lee’nin abisi Joe, bu durumun farkında. Buna rağmen Patrick’i Lee’ye emanet etmesinin bir sebebi var. Joe, Patrick ve Lee’nin birbirlerine iyi geleceğini düşünüyor. Patrick’in Lee’nin hayatına anlam getirmesini amaçlıyor. Çünkü eğer zorunda kalmazsa Lee’nin hayatını değiştirmeyeceğinin farkında.
İlerleye sahnelerde Randi, Joe’nun ölümünü öğrenince Lee’yi arıyor. Kısa bir sohbetten sonra öğreniyoruz ki, Randi yaşamına devam etmiş, evlenmiş ve bir bebek bekliyor. Lee ise tıpkı bıraktığı gibidir. Yıllardır bir adım ileri gitmemiştir. Patrick ile kuracakları yaşam ise bir soru işaretidir. Patrick, Manchester da yaşıyor, kurulu bir düzeni ve arkadaşları var fakat Lee, onun yanına taşınmak yerine Boston’a gitmek ve manasız hayatına devam etmek istiyor. Aralarında sürekli bir anlaşmazlık var. Filmin kritik sahnelerinden birisi de Patrick’in yemek yemek için buzluğu açtığı sahne. Buzluktan bir sürü tavuk paketi düşüyor ve Patrick onları yerine koyup dolabın kapağını kapatmayı bir türlü başaramıyor. Sonrasında da bir nevi panik atak geçirdiğini görüyoruz.
Patrick’in etkilendiği şey tabiki de tavuklar değil. Babasının tıpkı buzluktaki torbalar gibi durmasından üzgün. Film boyunca duygularını bastırmıştı ama en ufak bir sorunda nasıl ortaya çıktığını görüyoruz. Patrick, dışarıdan güçlü bir genç gibi görünse de içindeki karmaşa durulmak bilmiyordu. Babasının anılarını yaşatma çabası, hayatta kalmaya çalışırken hissettiği yalnızlıkla iç içe geçmişti. Ancak Lee’nin varlığı, bir yandan destek, diğer yandan hatırlatıcı bir yük gibi duruyordu. Lee, Patrick’i bu halde bırakıp gitmek istemiyor. Fakat Patrick de Boston’a taşınmak istemiyor. Bu anlaşmazlık filmin büyük bir çatışması ve Lee’nin er geç bir karar vermesi gerekiyor. İlerleyen sahnelerde Lee ve Patrick’in tıpkı eski günlerdeki gibi iyi anlaştığını görüyoruz.
Bir Dokunuşla Ağlatan Diyaloglar: Randi ve Lee’nin Buluşması

Zaman onları birbirlerine yakınlaştırmıştır, eskisi gibi teknede vakit geçirirler. Her şey iyi giderken Lee sokakta Randi ile karşılaşıyor ve bu an kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir anın örneğiydi. O anın sessizliği, her iki tarafın da acısını bir kez daha görünür kılıyordu. Geçmişteki yangının alevleri o kadar yakıcıydı ki, her iki taraf da o küllerden bir hayat inşa edememişti. Randi, “Bir ara yemek yiyebilir miyiz?” dediğinde Lee bunu yapamayacağını söylüyor. Ardından izleyicileri gözyaşlarına boğan o meşhur diyalog gerçekleşiyor,
Randi, “Lee seni seviyorum, sana çok ağır şeyler söyledim, söylediklerimden dolayı cehennemde yanmalıyım, Kalbim kırıktı, ama seninki de kırıktı biliyorum.” Lee, Randi’nin sözlerini bölüp geçiştirmeye çalışsa da Randi ağlayarak konuşmaya devam ediyor. “Lee öylece ölemezsin” bu aslında Lee’yi ne kadar da iyi özetliyor değil mi. Çünkü Lee, çok uzun zamandır yaşayan bir ölüden farksız, olanları bir türlü aşamıyor. Bu sahnede Randi’ye verdiği cevap ise aslında her şeyi özetliyor, “Bomboşum artık, benden geriye hiçbir şey kalmadı”. Lee bu dokunaklı cümleden sonra konuşmayı daha fazla kaldıramıyor ve Randi’nin yanından ayrılıyor. Sahnenin devamında yine kavga çıkardığını ve yine kendine acı verdiğini görüyoruz. Arkadaşları onu bulup iyileştirmeye çalışıyor fakat, Lee’nin asıl yarası fiziksel değil, ruhu sürekli kanamaya devam ediyor.
Tüm film boyunca donuk, tepkisiz ve hayalet gibi yaşayan Lee ilk kez bu sahnede ağlamaya başlıyor. Çünkü hissettikleri, eylemsizliğini kıracak kadar büyük. Aslında Patrick ile beraber bir şeyler düzelmeye başlamıştı fakat, Lee düştüğü çukurdan çıkamıyordu. Normalde filmlerde acı çeken karakterlerin başına bir olay gelir ve zamanla iyileştiklerini görürüz. Fakat Manchester by the Sea, bildiğiniz o filmlerden biri değil. Bizde tıpkı Joe gibi Patrick’in Lee’nin hayatını değiştireceğini düşünmüştük. Fakat hiçbir şey Lee’nin hayatını değiştirmeyi başaramadı.
Lee, eve döndüğünde olanları anlatıyor, Patrick’in arkadaşlarıyla beraber kalacağını ve kendisinin Boston’a döneceğini söylüyor. Böylece Patrick’in düzeni bozulmayacak Lee de eski yaşamına geri dönebilecek. Ayrıca Lee, Joe’nun ona bıraktığı maddi varlıkların tümünü Patrick’in sorumluluğunu alan dostlarına bırakmıştır. Patrick ona “Neden kalmıyorsun?” diye sorduğunda Lee hepimizin bildiği o cevabı veriyor “Üstesinden gelemiyorum”. Geçmişte Patrick ve Lee nerede yaşayacaklarına anlaşmazlığa düştüklerinde Lee’nin bir karar vermesi gerekiyordu hatırlarsınız. Lee’nin kararı Boston’a, kendi hayatına geri dönmektir, fakat eskisi gibi değil.
Filme dair ufak da olsa açık bir pencere var, son sahnede Lee ve Patrick yürürken, Lee Boston’da iki odalı bir ev baktığını söylüyor. Böylece istediği zaman Patrick onu görebilecektir. Eskisi kadar karamsar değildir. Yaşadıklarını unutmak kolay değil fakat bunu bir başlangıç olarak görebiliriz. Tutacağı evdeki ikinci oda metaforik olarak hayatındaki yeni bir sayfaya başlamasını temsil ediyor olabilir. Hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz fakat, bu yeni sayfa umarım eskisi kadar siyaha boyanmamış olur. Manchester by the Sea, insanın yaşadığı acının ne boyutlara gelebildiğini gösterdi. Lee, tüm hayatı boyunca yaşadıklarını acı çekerek ödemeye çalıştı. Bu durum Anton Çehov’un 6.Koğuş eserinde bir şeyleri çağrıştırıyor mu? “En acı ve kırıcı olan şey, bu hayatın acılara karşılık olarak mükafatla sona ermemesi. Operadaki gibi zaferle değil, ölümle son bulacak olması”.
Yeni Bir Sayfa mı? Sonsuz Bir Acı mı?

Acıyı fiziksel bir şekle büründürebilir misiniz? Lee, bu acının ve çaresiz kederin insan vücuduna bürünmüş hali. Bazı acıların sonunda ödül yoktur, sadece devam edip durur. Geçeceğini düşündüğünüz zaman yaşayacağınız ufak bir sorun, yıldırım gibi çarpar, ta ki her şey ölümle son bulana kadar. Tıpkı Lee’nin hissettikleri gibi. Çünkü Lee, çocuklarını kaybettikten sonra iyileşmek istemiyor. Kendine yaşattıklarını ölene kadar devam etmesi gerektiğini düşünüyor, bunu filmde defalarca görmüştük. İfade sonrasında polislere “Her şey bu kadar mı?” diye sorması, barlarda kavga çıkarması, ona yakınlaşmaya çalışan kadınları reddedip istememesi, ağır işte karın tokluğuna çalışması ve hatta filmin kronolojisinde Lee, yangından önce renkli kıyafetler giyerken yangından sonra soluk renkli kıyafet, elbiseler seçmesi gibi cezaları kendine yükleyip, yaşarken ölümü tattırıyor kendine adeta. Joe’nun ölümüne kadar kimse ondan bir haber alamamıştı, çünkü kendini sürgün etmişti. Artık onun yüzünden kimsenin canı yansın istemiyordu. Canı yanması gereken kişinin kendisi olduğunu düşünüyordu. İki odalı yeni evi onun için bir çıkış kapısı olur mu? Hayata tekrar döner mi? Bilinmez ama, geriye dönüp baktığımızda onu iki dokunaklı cümle ile hatırlıyoruz;
“Anlamıyorsun, bomboşum artık. Benden geriye hiçbir şey kalmadı.
Üstesinden gelemiyorum”

Özet
Özet
Manchester by the Sea, kayıplar ve pişmanlıklarla yüzleşen bir adamın hikayesini etkileyici bir şekilde anlatan derin ve dokunaklı bir drama. Film, acının insana kattığı derinlikleri ve iyileşme sürecinin zorluğunu sade ama güçlü bir anlatımla ele alıyor. Casey Affleck’in Oscar ödüllü performansı ise bu hikayeyi unutulmaz kılıyor.
- Oyunculuk8
- Senaryo8
- Akıcılık8




















Bir Yorum Bırak