Günahın karanlık sokaklarında yankılanan bir hikaye… Se7en, yalnızca bir polisiye gerilim filmi değil; insan ruhunun derinliklerinde dolaşan, ahlakın, adaletin ve saplantının sınırlarını sorgulayan bir felsefi yolculuk. Bu filmde cinayetler sadece birer suç değil, toplumun yozlaşmış vicdanına atılan keskin bir bıçak darbesidir.
Yedi ölümcül günahın her biri, sinemada izleyiciyi yalnızca katilin akıl oyunlarına değil, kendi içindeki karanlıkla yüzleşmeye davet eder. David Fincher’ın kamerası, ahlaksızlığın ve çaresizliğin iç içe geçtiği bir dünyayı tasvir ederken, finalde sorar: Adalet mi? İntikam mı? Film bu sorunun yanıtını size bırakırken, geride sarsıcı bir sessizlik bırakır.
İnsanın özündeki iyilik ve kötülük kavramlarını sorgulamaya hazır olun. Çünkü bugün tüyleri diken diken eden bir dedektiflik hikayesini, Se7en filmini ele alacağız. Bir seri katilin peşine düşmeye ve derin felsefelere sürüklenmeye hazırsanız, Se7en incelemesiyle sizlerleyiz.
Günahın Karanlık Yüzü: Yedi Ölümcül Günah

Filmin ana karakterleri William Somerset (Morgan Freeman) ve David Mills (Brad Pitt) isimli iki dedektif. Onlarla karşılaştığımız ilk an bir gerçekle karşı karşıya kalıyoruz. Aynı işi yapan ve davada partner olacak bu iki insan birbirinden tamamen farklı yapılarda. Bu meseleyi en iyi anlatan ayrıntı mesleki olarak sürüklendikleri izler.
Dedektif Somerset yıllar boyu suç oranının yüksek olduğu bir şehirde görev almaktan yorulmuş halde, insanların ne kadar kötü olabildiğine defalarca kez şahit oldu ve artık bu konuda uğraşmaktan bile bıkmış durumda.
Dedektif Mills’in yaşı gereği kanı daha deli akıyor. Suçun içinde olmaktan, cinayetleri kovalamaktan ve sahada görev yapmaktan haz duyuyor. Evlendikten sonra eşiyle küçük bir kasabaya taşınmışlardı fakat sakinliğe uzun süre katlanamadı. Kendini tekrar ateşin içine atmak için büyükşehire geri döndü.
Görüldüğü gibi iki farlı zihin ile karşı karşıyayız. Fakat zıtlıklar burada bitmiyor elbette. Çünkü kahramanlarımızın karakterleri arasında uçurumlar var. Dedektif Somerset sakin, bilge ve sabırlı bir insan. Olaylara ani reaksiyonlar vermiyor. Uzun süre düşünüp mantıklı ve sağduyulu tavırlar çiziyor. Gürültüye değil sessizliğe odaklanan biri. Anlamı da bu sessizliğin içerisinde arıyor.
Somerset’in durumuna ilişkin Immanuel Kant’ın sözlerini eklemek istiyorum,
Immanuel Kant, “Bilge bir insan, kaostan bile düzen çıkarır; akılsız bir insan ise düzen içinde bile kaos üretir.”
Dedektif Mills tahmin edebileceğiniz üzere öyle metanetli bir karakter değil. Duygularından özellikle de öfkesinden beslenen biri. Her saniye hareketli, heyecanlı ve aktif bir insan. Kendini sessizliğe odaklamak yerine doğrudan hareketin içine düşüyor. Cevapların ona gelmesini beklemiyor. Kendini sırların ve aksiyonun tam ortasına atıyor.
Mills’in durumuna ise Friedrich Nietzsche ve Carl Jung’un sözlerini eklemek istiyorum,
Friedrich Nietzsche, “Harekete geçmeyen bir öfke, içten içe insanı tüketir.”
Carl Jung, “Bir insanın duyguları onun en güçlü rehberidir, ama aynı zamanda en büyük tuzağıdır.”
Tahmin edebileceğiniz gibi bu kadar farklı iki insanın beraber çalışabilmesi çok zor. Bu iki dedektifin kariyerleri de benzer konumlarda değil. Somerset, emekli olmaya hazırlanıyor ve içinde bulundukları süreç onun son davası. Mills ise uzun bir yolun henüz başlangıcında. Birbirlerine ve çalışma stillerine katlanamıyorlar. Fakat geçici olarak idare ediyorlar.
Somerset ve Mills: Zıtlıkların Dansı

Filmin başlarında birbirleriyle fazla muhattap olmadıklarını, davayı kendi yöntemleriyle ayrı ayrı çözmeye çalıştıklarını görüyoruz. Fakat bir süre sonra onları birbirine yaklaştıracak iki kırılım yaşanıyor. Bunlardan ilki, dedektif Mills’in eşi Tracy’nin Somerset’i yemeğe davet etmesi. Keçi gibi inat ve orta yolu bulamayan bu iki insanı birbirlerine alıştırmak istiyor.
Esasında iş dışında bir araya gelmeleri olumlu da sonuçlanmıyor değil. Çünkü insanlar, birbirlerini ilk olarak izlenimleriyle tanırlar. Kafamızda karşımızdakini bir robot gibi algılar ona bir hikaye yazar ve kendimizce tavır takınırız. Fakat insanlar bizim düşündüğümüzden daha ötesi. Onlarında geçmişleri, sevdikleri ve hayal kırıklıkları var.
Tanımak için vakit ayırırsanız bir robottan ibaret olmadıklarını anlarsınız, empati kurmaya başlarsınız ve yüreğiniz yumuşar, öyle değil mi? Bir çoğumuzun yakın arkadaşlığı veya ilişkisi böyle mi başladı? Yoksa karşınızdaki insanın robot olduğunu mu düşünüyorsunuz? Herkes için söylemiyorum bu arada, çünkü bu hayata öylesine gelmiş ve öylesine gidecek bir sürü insan var. Anlamayı deneyin fakat, anlaşılacak bir şey yoksa yani o kadar yüzeysellerse boşverin gitsin.
Filmde durum önyargısız yaklaşmayı gerektiriyor. Çünkü karakterlerimizin başka boyutları ve derinlikleri var. Mills’in aile hayatını ve eşi ile kurduğu bağı gören Somerset, yelkenleri biraz indirmeye başlıyor. Çünkü tahmin ettiği kadar şımarık ve hararetli biri değil. Aynı şekilde Mills de evine konuk ettikleri partnerinin göründüğünden çok daha içten biri olduğunu anlamaya başlıyor.

Kibir olarak gördüğü şeylerin tecrübenin getirdiği savunma mekanizmaları ve sınırlar olduğunu farkediyor. Bu empati dalgalanmasının etkisiyle karakterlerimiz ilk kez bir ekip ve partner gibi davranmaya başlıyorlar. Farklı yollara savrulmak yerine beraber hareket edip davayı derinlemesine inceliyorlar.
“Farklılıklar uyumun temelleridir; bir araya geldiğinde güçlenir, ayrıldığında zayıflar. ”
Lao Tzu
“Bir partnerin değeri, birbirine nasıl meydan okuduklarında yatar. ”
Søren Kierkegaard
Bu süreçte yönetmen David Fincher’ın inşa ettiği inanılmaz atmosfer karşımıza çıkıyor. İnsanın içini daraltan bir karanlık ve bunalmışlık hissediyoruz. Sıklıkla yağmur yağan kapalı ve sisli bir hava durumu var. Grileşen bulutlar adeta bir korku filmini andırıyor. Artık hikayenin bir parçası ve davanın peşinde sürüklenen karakterlerden birisiniz. Dolayısıyla tüm sokakları cinayetler, hırsızlıklar ve ahlaksızlıklarla dolu bu şehirde tozpembe hissedemezsiniz. Dakikalar ilerledikçe atmosfer sizi derin sulara çekmeye devam ediyor, dehşet verici cinayetler ile birer birer karşılaşmaya başlıyorsunuz.
Katilin Felsefesi: Adalet mi, Sapkınlık mı?

Ortada titizlikle çalışan akıllı ve sabırlı bir serikatil var. Arkasında bıraktığı mesajlardan temel felsefesini hemen anlamaya başlıyorsunuz. Cinayetlerini yoğunlukla hristiyanlık inancında gördüğümüz yedi ölümcül günaha göre işliyor. Dante’nin İlahi Komedya eserinde gördüğümüz bu kavramlar, filmin omurgasını oluşturan en büyük unsur.
Bahsi geçen günahlar; Oburluk, açgözlülük, tembellik, şehvet, kibir, kıskançlık ve öfke. Katil insanlığın içine saplandığı bu günahların dünyayı bataklığa sürüklediğini düşünüyor. Haksız da sayılmaz, çünkü çevreye ve şehrin yapısına baktığımızda her şeyin zıvanadan çıktığını görüyoruz.
Sanki Gotham şehri gibi fakat suçları durduracak bir Batman yok. Dolayısıyla iş yükü dedektiflerimize kalmış. Katil bu durumun farkında ve her şeyin giderek daha kötü olacağına inanıyor. Yaşananların olumlu tavırlarla düzeltilemeyeceğini, her şey için çok geç olduğuna inanıyor. Üstelik modern toplumda suça bakış ile ilgili ciddi problemler var.
Artık bir cinayet haberi gördüğümüzde şaşırmıyoruz. Çünkü teknoloji çok ilerledi. Dünya üzerindeki tüm kötülükleri göre göre alışmaya başladık. Dehşete düşmemiz gereken konular bizim için günlük rutinlere dönüştü. Dolayısıyla gamsızlık ve duyarsızlık artmaya başladı. Hiçbir şeyden etkilenmeyen zombilere dönüştük.
Bizi bireysellikle o kadar iyi kandırdılar ki diğerleri için endişelenmeyi unutur olduk. Komşuluğu, aile olmayı, hatta toplum olmayı bile bıraktık. Kişisel gelişim zırvalıklarıyla, anlamsız motivasyon videolarıyla hayatımızı o kadar ele geçirdiler ki insanlar kendini kral/kraliçe gibi hissetmeye başladı. Her şeyin en iyisini hak ettiklerini düşünüyorlar.

En aptal kişiler bile özel olduğunu hissettiği, en iyisini hak ettiğini düşündüğü bir delüzyonun içinde. Oysa bizi değerli kılan bütün olabilmemizdi. İlk çağlarda bile hayatta kalmamızın temel sebebi bir arada hareket etmekti. Bu şekilde, daha iyi avlandık, daha iyi şehirler inşa ettik ve daha çok ilerleme kaydettik.
İnsan bireysel olarak hiçbir anlam ifade etmez. Yaşayacağı şey er geç yalnızlık çukurudur. Fakat, dostluklar kurarak, aşık olarak, aile olarak daha fazlası haline geliriz. İnsanlara yardım ettikçe onların hayatına dokunmaya çalıştıkça yaşamaya değer hissederiz. Bu değerlerin çoktan unutulduğunun farkında mısınız?
Filmde de böyle aslında, gördüğümüz tek şey bitmek bilmeyen sahip olma hırsları, şiddet ve kötülük. Dolayısıyla katilin yanlış bir saptama yaptığını söyleyemeyiz. Aslında bashsettiğimiz kişi bir serikatil ve bu anlatıların tam ortasında. Fakat, bir kaçık veya bir deli olmadığını görebilirsiniz.
İşlediği tüm cinayetlerin bir nedeni ve felsefesi var. Birşeyleri değiştirmek ve farkındalık üretmek istiyor. Fakat başarması ve dikkat çekmesi çok zor, çünkü az önce bahsettiğim gibi suçlara çok alıştık ve hiçbir şeye şaşırmıyoruz. Bu yüzden toplumun kayıtsız kalamayacağı tüyler ürperten bir plan hazırlamış.
Meseleye dikkat çekmek için yedi ölümcül günahtan birine sahip olduğunu düşündüğü insanları öldürmeye başlıyor. Bu cinayetlerden ilki, Oburluk günahını temsil eden çok kilolu ve hayatını salmış bir adamla karşımıza çıkıyor. Üstelik cinayeti işleme biçimi de oldukça trajik. Onu midesini patlatana kadar yemek yemeye zorlamış. Yani bir anlamda kusurunun içinde boğulmasını istemiş.
Katilimizin rahatsız olduğu oburluk günahı kutsal kitaplarda sıklıkla dile getirilmiş. İncil(Yeni Ahit) de şöyle bir kesit var;
“Gelin bu konuda dikkatli olalım, aşırı yemekten kaçınalım ve sarhoş olmayalım. Kendimize özen gösterelim, yoksulluğa düşmeyelim ve Tanrı’ya ihanet etmeyelim. “
Romalılar 13:13
Görüldüğü gibi İncil yeme içme ve sahip olma konusunda aşırılığı yasaklamış. Çünkü bu hırsların insana olumsuzluklar yaşatacağına dair bir inanç söz konusu. Tevrat(Eski Ahit) da aynı şekilde yorumlarda bulunuyor;
“Kendi ağzının isteğine uyma, canın istediği kadar yeme. Çünkü obur olan kişi az yiyen kişiden daha hızlı ölür. ”
Mezmurlar, 25:6
Konuyla ilgili Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda gördüğümüz kesit şöyle;
“Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin temiz ve helal olanlarından yiyin. Şeytanın adım adım sürüklediği pis şeylerden ve kötülüklerden kaçının. ”
Bakara, 172
Gördüğünüz gibi bu günah müslümanlıkta da benzer bir şekilde aktarılmış. Allah’ın helal kıldığı sınırların dışına çıkılması nefsin ve şeytanın yolu olarak betimlenmiş. Nitekim iyilik ve kötülük kavramları insanın kalbinde olan bir duyu değil midir? Dolayısıyla, yaratıcı neden kötülüğü yarattı? Gibi sorular aslında insanın kendini aramasına teşvik etmeli.
Giderek Karanlıklaşan Atmosfer: Aydınlığın Çaresizliği

Katilimizin bu dini ve edebi külliyatdan haberdar olduğunu söyleyebiliriz. Kendini ahlaki öğretilerin bir tetikçisi olarak görüyor. Yaptıkları karanlık ve kanlı eylemler. Fakat büyük resme baktığınızda, çabasının insanların unuttukları kuralları ve yasakları hatırlatmak olduğunu görebilirsiniz.
Cani biri fakat yüzeysel değil, çok daha derin. Bir aydınlanma oluşturmaya çalışıyor ve bunun sadece zor yollardan oluşabileceğinin farkında. Dolayısıyla cinayetler ard arda devam ediyor. Bir sonraki kurbanın günahı Açgözlülük.
Bu kavram da tıpkı oburlukta gördüğümüz gibi aşırılık ile ilgili. Sahip olma hırslarını kontrol edemeyen insanlar hiçbir zaman gerçek bir tatmin olma duygusuna ulaşamazlar. Dolayısıyla da huzura ermeleri mümkün değildir.
Açgözlü kişiler kendilerini elde edebildikleri kadarıyla değerli hissederler. Eğer daha fazlasına ulaşamıyorsa yetersizlik duygusuna saplanıp kalırlar. İncil’de konuyla alakalı;
“Malın yararsızca elde edilmesinden hoşlanmayın, Tanrı’dan size verilenlere razı olun. ”
İbraniler, 13:5
Burada insana fayda getirenden ötesi her zaman gereksiz görülmüş. Bakışlarımızı biraz da Budizm’in öğretilerine çevirelim,
“Açgözlülük, ateşin üzerine benzeyen bir yangındır; asla doyuma ulaşmaz.”
Dhammapada, Anguttara Nikaya, 10. Sutta, 176. Ayet
“Körlüğe sebep olur. Açgözlü kişi, sahip olduklarına memnun olmaz; onun hırsı, yok oluncaya kadar hiçbir zaman sona ermez.”
Dhammapada, 355. Dhamma Bölümü, 42. Ayet
Duygusal ve ruhani açıdan tamamlanmamış insan kendini boşlukta hisseder. Bu kaybolmuşluk öylesine büyüktür ki uzay boşluğu yanında anlamsız kalır. İçinde kazdığı çukuru bir türlü kapatamayan insan Açgözlülüğe sürüklenir ve er geç kendisini felaketlerin içerisinde bulur. Tıpkı filmdeki katilin açgözlü birinin sonunu hazırladığı gibi.
Dedektiflerimiz ikinci cinayetten sonra meseleyi daha iyi anlamaya başlıyorlar. Katilin yedi ölümcül günahı takip ettiğinin ve gelecekte beş olası cinayet ile karşılaşacaklarının farkındalar. Bu neyi değiştiriyor derseniz, hiçbir şeyi. Çünkü, katilin zihin yapısını anlamak onu durdurmaya yetmiyor. Cesetlerin başına gittiklerinde yapabildikleri tek şey kanıt ve ipucu toplamak.
Dedektif Somerset, bu konuda iyi bir gözlem yapmış, “Parçaları ve kanıtları topluyoruz, fotoğraflar ve deliller kaydediyoruz. Her şeyi düzgün bir şekilde yazıyor ve dosyalıyoruz, olur da bir gün mahkemede gerekir diye. Issız insanların bir gün kurtulma ümidiyle elmas toplaması gibi. ”
Karakterlerimiz katilin eserlerini sergilemesine yardımcı olan kuklalara dönüştüler. Somerset, onu yakalamanın ne kadar zor olabileceğini biliyor. Dolayısıyla ulaşamadıkları sürece yaptıkları hiçbir şeyin önemi olmadığının farkında.

Dedektif Mills, her zaman olduğu gibi ondan farklı düşünüyor. Giderek yaklaştıklarını ve sonuca ulaşacaklarını söylüyor. Bu, fazla iyimser ve naif bir görüş. Çünkü hedeflerine ulaşsalar bile tahmin ettiklerinden çok daha kaotik olacak. Hele ki masada beş cinayet ihtimali daha varken.
Dedektiflerimiz kanıtların peşinde ilerlediklerinde bir sonraki vaka ile karşılaşıyorlar. Bu seferki diğerlerinden biraz farklı, çünkü kurban hala ölmemiş ve yaşıyor. Duvara büyük harflerle “SLOTH” yani tembellik yazan katil, hedefindeki kişiyi yatağa bağlayıp bir yıl boyunca hareketsiz bırakmış. Yani diğer cinayetlerinde olduğu gibi abartarak kişiyi kendi günahında boğmuş.
Sabırla her gün bir fotoğrafını çekmiş ve kurbanın yaşadığı ızdıraptan keyif almış. Katilin istikrarı ve sabır seviyesi gerçekten korkunç bir noktada. Adamın yaralarındaki enfeksiyonu önlemek için antibiyotik bile vermiş. Bulunacağı ana kadar hayatta kalmasını fakat yaşama devam edemeyecek kadar tükenmesini istemiş.
Oluşturduğu dengenin ne kadar kusursuz olduğunu görüyorsunuz. Yaptıklarının arkasında Tembelliğe dair büyük bir nefret ve uzun düşünce süreçleri yattığı çok açık.
“Sizin aranızda da tembeller olduğunu biliyoruz. İnsanların arasında düzeni bozan, iş yapmayanlar var. Böyleleriyle ilişki kurmayın. Çünkü biz size örnek olduk ‘İş yapmayan kimse yememeli’ dedik. ”
2 Selanikliler 3:10-11
İncil’deki bu paragraf karakterimizin ilham aldığı kaynaklardan biri olabilir. Ayrıca Tevrat’ta da Tembelliğin insanı ne denli zor duruma düşüreceğinden bahsediyor.
“Tembel eller sıkıntıya düşer, çalışkanların elleri zengin eder. ”
Süleyman’ın Özdeyişleri 10:4
“Tembel kişi tarla sürmez, bu yüzden hasat zamanında hiçbir şeyi yoktur. ”
Süleyman’ın Özdeyişleri 20:4
Çalışmayan ve potansiyelini kullanmayan insanların kendisine ve çevreye yararlı olamayacakları açık. Bu yüzden İslam coğrafyalarında da Tembelleri Allah’ın sevmediğine dair halk öğütleri de vardır.
Farklı dinler, farklı kutsal kitaplar fakat gördüğünüz gibi ana fikir aynı. Hepsinde insanın hayatında Tembellikten uzak yaşaması gerektiğine dair öğretiler var. Zaman sadece Einstein’in bahsettiği şekilde izafi değildir. İnsanın algılayış biçimiyle ilgili de bir izafiyetten bahsedilebilir. Durumlara ve anlara göre uzalıp kısalır.

Tembellik eden biri için bir gün asla geçmez. Yattığı yerde olumsuz düşüncelere saplanır ve anksiyete krizleriyle boğuşur. Alın teri döken, emek veren insan ise saatlerin nasıl geçtiğini anlamaz. Yorulsa bile işe yaradığını hissettiği için kaygılanacak sebepleri azdır. Dolayısıyla da ömrünü çok daha hızlı yaşar.
Savaş ve Barış’da Tolstoy bu durumu çok net bir şekilde anlatır aslında;
“İnsanlardaki kusurların sadece iki kaynağı vardır, tembellik ve batıl inanç. Buna karşılık da sadece iki erdem vardır, çalışma ve akıl.”
Çok haklı, çünkü tembellik ve batıl inanç zehirlerinin panzehiri gerçekten çalışma ve akıldır. Dostoyevski de tembelliğin tüm kötülüklerin anası olduğunu iddia eder. Yani tembellerin bu dünyada pek fazla yeri kalmamış gibi görünüyor. Çünkü ne kutsal kitaplar, ne yazarlar ne de toplum işe yaramayan insana tahammül edemiyor.
Sorumluluklarınızı hatırlayın ve yapmanız gerekenler için asla üşenmeyin. Tekrar dedektiflerimize dönecek olursak hala yapmaları gereken çok şey var. Film ilerledikçe karakterlerimizin arasındaki farklılıklar giderek belirginleşiyor.
Somerset kendini kitaplara, detaylara ve anlama sürüklerken Mills duygularının peşinden sürükleniyor. Filmde bahsettiğim farklılıkların çok önemli örnekleri var. Mesela bir fotoğrafçı cinayet mahalinin fotoğrafını çekmek istediğinde Mills’in ona oldukça sert davrandığını görüyoruz. Kamerasını yere fırlatıyor ve defolup gitmesini söylüyor.
Duyguları çok yoğun ve her an patlamaya hazır bir bomba gibi. Somerset ise durumu gayet normal karşılıyor. Çünkü yıllardır bir çok kez karşılaşmış ve artık alışmış. Filmin ilerleyen zamanlarında karakterlerimiz, katilin yaşadığı evi bulduğunda çok benzer bir farklılıkla daha karşılaşıyoruz.
Somerset, içeri girmenin mantıklı olmadığını söylüyor, çünkü şüphelerinden emin değiller ve arama izni olmadan birinin mülküne girmek suçtur. Fakat yasalar Mills’in pek umrunda değil. Sert bir tekmeyle kapıyı kırıyor ve tartışmayı ortadan kaldırıyor.
Somerset’in söylediği hiçbir mantıklı söz onun yapacaklarını engellemiyor. Bu çok önemli bir ayrıntı bunu unutmayın. Bahsettiğim süreçte dedektif Mills ve katilin karşı karşıya geldikleri bir sahne var. Kovalamacanın ve silahlı çatışmanın ardından katil Mills’in kafasına sertçe vuruyor. Ardından silahı yüzüne doğrultuyor ve ölümle burun buruna bırakıyor.
Fakat meselenin böyle kolay sonlanmayacağı ortada. Onu öldürmek katilin bir işine yaramaz, ayrıca hedefindeki kişilerin sapkınlıklara bulaşmış günahkar insanlar olduklarını biliyoruz. Bir kanun adamını öldürmek hikayesiyle uzaktan yakından örtüşmeyecektir.

Katilin yeni hedefi bir hayat kadını, dolayısıyla günahımızın adı da Şehvet. Öncelikle İncil’in bu konudaki öğütlerini paylaşmak istiyorum;
“Cinsel sapkınlık, kirlilik, tutkular, kötü arzular ve açgözlülük konusunda ölün: Çünkü bu nedenlerle Tanrı’nın gazabı üzerinize gelmektedir. ”
Koloseliler, 3:5
Katilin esasında İncil’de ki öğretileri ele almasıyla bu konudaki hassasiyetini görebiliriz. Bir adamın cinsel uzvuna kesici aletler yerleştirip sevişme esnasında kadını öldürmesini sağlamış. Tıpkı önceki cinayetlerde olduğu gibi kurbanı kendi günahıyla cezalandırmış.
Tevrat’da ki ayetlere göre de “Zina etmeyeceksin” gibi direk salt bir yasaktan söz edilmiş. Eğer bile bile sapkınlığa düşersen cezalandırılıyorsun. Oldukça açık bir denklem. Temelde anlatılmak istenen şu, bedenin sonsuz arzularının esiri olursanız ruhunuzun huzurunu kaybedersiniz. İnsan her gördüğüyle yakınlaşan ilkel güdülerinin tutsağı bir varlık olursa önce düşünme becerisini kenara atmış olur. Bu da taciz, tecavüz gibi kötülüklerin kapısını aralar.
Her şeyin bir dengesi olmalıdır. Sizin ağırınıza giden her şey sizin hayrınızadır. Zorlandığınız, istemediğiniz olumlu şeylerin üzerine gidin. William Shakespeare’in konuya ilişkin eklemek istiyorum;
“Neyse ki duygularımız mantığımızla dengelenmiş. Yoksa damarlarımızdaki şu azgınlık, içimizdeki şu şehvet düşkünlüğü bize ne oyunlar oynardı. İyi ki mantık denen bir şey var da kuduran isteklerimizi, bedenimizin iğnemelerini, dizginsiz tutkularımızı bastırabiliyoruz. ”
Güdülerini bastırmayı öğrenemeyen insan kötülüğün karanlığına er geç sürüklenecektir.
“Kanımca, insanda aşırı derecede gelişmiş şehvet duyguları (k, bunlar bugün çok yaygın durumda) insanı güçsüz kılmaktadır, insan ancak eğilim duyduğu lüks ve zevklerden arındığı zaman tam anlamıyla ahlaklı bir yaşantı sürebilir. ”
Lev Tolstoy
Tolstoy’un Vahşi Zevkler eserinden argümanları pekiştiren bir alıntı. Meseleyi kavradığımıza göre tekrar filmimize dönelim.
Finaldeki Kırılma: Kutunun İçindeki Gerçek

Yaşanan dördüncü cinayetten sonra ikili bir tür çaresizliğin içine saplanıyor. Katilin kimliğini bile tespit etmelerine rağmen onu bir türlü yakalayamıyorlar. Enteresan ve trajik olan kısım Mills’ın defalarca katil ile karşılaşması fakat hiçbir şey yapamaması.
Defalarca diyorum çünkü tek karşılaşmaları kafasına vurduğu sahne değil. Bağırıp çağırdığı ve kamerasını yere fırlattığı fotoğrafçıyı hatırladınız mı, işte o adam katilimiz John Doe’nin ta kendisiydi. Hiçbir şeyden haberi olmayan dedektifler ile adeta dalga geçiyordu. Ona öfkelenen ve adını ezberlemesi için heceleyen Mills’e alaycı bir cevap vermişti, “Harfleri bilmene ve heceleyebilmene şaşırdım doğrusu. ”
Bunu niye söylediği çok açık, aradığı kişi tam karşısındaydı ve dedektifimiz bunu kavrayabilecek yetkinlikte değildi. Davada da tam olarak bu konumdalar. Cinayetler devam ederken yapabildikleri tek şey kenardan olanları izlemek. O anlardan birinde önemli bir konuşma ile karşılaşıyoruz. Emekli olmak isteyen, sakin ve dingin bir kişiliğe sahip olan dedektif Somerset isyan dolu bir cümle kuruyor, “ Kayıtsızlığın erdem gibi kabul edildiği bir yerde daha fazla yaşayabileceğimi sanmıyorum. ”
Bu söz yılların getirdiği bıkkınlığın bir sonucu aslında. Karakterimiz her yeni güne suçla yeni bir mücadele için başlarken diğer insanlar hiçbir şeyi umursamıyor ve kayıtsız kalıyordu. Dolayısıyla artık yorulmuş ve kendisi de aynı kayıtsızlığın içine düşmeye başlamıştı.
Kariyerinin başlarında olduğu için ona göre daha idealist düşünen dedektif Mills, “Sen de farklı veya daha iyi değilsin. ” diyerek Somerset’in yeni tavrını tutarsızlık olarak nitelendiriyor. “Emekli olma sebebin bu söylediklerin değil, bunları söylüyorsun çünkü emekli oluyorsun, seninle aynı fikirde olmamı istiyorsun ‘her şey rezalet, gidip bir kulübede yaşayalım’ dememi bekliyorsun ama hayır, aynı fikirde değilim. ”
Mills’in dediklerinden de anladığımız üzere kaçmanın anlamı olmadığını düşünüyor, aksi halde devam hayatında nasıl yaşamaya devam edeceksin, düşünmeden durabilecekmisin, içten içe yanlış olduğunu düşünmüyor musun?
Katil John Doe’nun sıradaki kurbanı için seçtiği günah Kibir. Bu cinayette şatafatlı bir tablo veya derin detaylar görmüyoruz. Çünkü buna gerek yok, basit bir ayrıntı her şeyi anlatmaya yetiyor. Kurban, çok güzel bir kadın ve güzelliğinin farkındaydı. Katilimiz onun bu kibirli yönünden rahatsız olmuş ve çok güvendiği güzelliğini elinden almış.
Burnunu kesip yüzüne zarar vermiş, sonrasında da ona bir seçim şansı sunmuş. Bir eline telefon diğer eline ilaçlar bırakmış. Kadın hayatına devam etmek isteseydi telefonla yardım çağırabilirdi, fakat güzel olmadığı bir yaşamın içinde olmak istemiyordu. Gururu onun sonunu getirdi ve ilaçları içerek intihar etti.
“Kibir, felaketi ve utancı beraberinde getirir. ”
Victor Hugo
Meseleyi çok güzel özetler nitelikte bir söz. Hayatı boyunca kibirli yaşayan kadın yaralanan yüzünden utandı ve sonu felaketle sonuçlandı. Elbette ki Kibir hayatta bir çok yerde karşımıza çıkabilir. Örneğin Alexis Carrel, Uyanın İnsanlar eserinde şöyle bir ifade kullanmıştı;
“Kendimizi olduğumuz gibi görmek istemiyoruz; kibir ve kendimizden duyduğumuz memnuniyet, gözlerimizi karartmıştır. ”
Bu oldukça derin bir saptama, çünkü Kibir çoğunlukla insanları gerçeklerden uzaklaştırır. Dünyamıza, galaksimize hatta büyük bir perspektifle evrene baktığımızda insan anlamsız, önemsiz ve küçücük bir varlıktır. Burnumuz havada yaşıyoruz, gözlerimiz renkli olduğu için, vücudumuz şekilli olduğu için kendimizi manalı sanıyoruz. Oysa bunlar tepeden baktığımızda mikroskopla görünecek şeyler. Hani incelediğimiz mikroorganizmaları gördüğümüzde şaşırıyoruz ya, uzaylı bir tür bize baksa ancak o kadar şaşırır.
Kendimizi abartmanın bir önemi yok özetle, üstelik yaşlanmak yakındır, güzellik geçicidir. Bir bakmışsınız uçup gidivermişsiniz. İşte o anda geriye kalan tek kıymetli şey nasıl bir kalbe sahip olduğunuz ve nasıl bir hayat yaşadığınızdır, üstelik bunlara ek bir insanın kalbine dokunmak ise tarifi anlatılmaz bir olgunluk ve mutluluk sağlar.
Öyle bir canlı ki insan bazen ölüm anına kadar Kibir kulelerini yıkmayı başaramıyor. Bu yüzden kibir’in inanç sistemlerinde neden ölümcül bir günah olduğunu anlamak zor değil. Bilgi değerli bir meyvedir, fakat yüklediği ağırlığı kaldıramayan insan kibirlenebilir ve gövdesi eğilmeye başlayabilir. Bu süreçte dalların kırılması ağacın zarar görmesi ile sonuçlanır. Dolayısıyla insana tevazu sahibi olmak önerilmiştir.
Kur’an-ı Kerim de çok benzer bir öğüt ile karşılaşıyoruz;
“Kibirlenerek insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah, kibirle kasılan, kendini beğenmiş, çokça övünüp, duran hiç kimseyi sevmez. ”
Lokman, 18
Çok açık bir ifade, konuştuğumuz gibi insan basit bir canlıdır. Karşıdaki dağları biz yaratmadık ve efelenerek yürümenin, böbürlenmenin, tepeden bakmanın, kabul edememenin bir anlamı yok. Yoldaki taş parçasından, akan bir nehirden, yavru bir ceylandan veya günbatımından güzel değilsiniz. Hele ki doğanın ve doğalyaşamın gözünde.
kibir’in filmdeki önemi büyük bir ölçüde. Bu dehşet yaşandı ve herkes iki cinayet daha bekliyor. Fakat katil Joe, öngörülemez tüyleri diken diken eden bir hamle yapıyor. Yavaş adımlarla polis karakoluna giriyor ve kısık bir sesle dedektiflere sesleniyor.
Başarısız bir kaç denemeden sonra sesini yükselttiğinde herkesin dikkatini çekmeyi başarıyor. Bu çok önemli bir ayrıntı, çünkü daha önce de konuştuğumuz gibi insanların dikkatini veya ilgisini toplayabilmek için nazik bir dokunuş yeterli olmayacaktır. Kafalarına balyozla vurmak zorundasınız. Bu deli manyak neden kendini yakalattı diyorsanız, acele etmeyin.
Çünkü istemediği sürece yakalanamayacağını ve ne kadar sabırlı, planlı bir katil olduğunu biliyoruz. Eylemleri ve kararları yapbozun parçaları. Yerli yerine oturduklarında ortaya çıkan büyük resmi göreceksiniz. Zaten yakalandığında söylediği tek bir şey var. Eserinin henüz bitmediği ve henüz iki ceset daha olduğu.
Eğer dedektif Mills ve dedektif Somerset ona eşlik ederlerse polise cesetlerin yerini göstereceğini ifade ediyor, aksi taktirde de hiçbir zaman bulunamayacaklarını. Bir katilin isteklerini yerine getirmek tabiki mantıklı değil fakat cinayetlerin çoktan işlendiğini ve silahsız bir adama eşlik etmenin kolay olduğunu düşününce polisler bu teklifi kabul ediyor.
Dedektiflerimiz bir araçla onu tarif ettiği bir mekana götürürken helikopter de güvenlik için aracı takip ediyor. Fakat ulaştıkları yer yüksek gerilim hattı, yani polislerin sinyali kesilicek. Üç ana karakterimiz yalnız başına ve yaşanacak şeylerin dramatikliğini şimdiden görebiliyoruz.
Yol sürecinde oldukça anlamlı sözlerle karşılaşıyoruz, Mills katili bir deli olarak nitelendirdiğinde katil John Doe zihin yapısını anlatan güzel bir cevap veriyor, “Beni deli olarak nitelemek seni rahatlatıyor, nedenlerimi kabul etmenizi beklemiyorum. Çünkü yaptıklarımı ben seçmedim, bu görev için seçildim.”
Katilin görünenden daha fazlası olduğunu ve ona deli demenin yanlış olduğunu dedektif Somerset’de defalarca söylemişti. Çünkü hiçbir şey öylesine olmadı. Felsefesini anlatırken kendini inanç sisteminin bir tetikçisi olduğunu söylemiştim, tabii ki burada ki seçilme kısmında ilahi bir güçten bahsediyor.

günahkârlara bir bedel ödetmek ve gelecekte yaşanacakların önüne geçmek istiyor. Yani gerçekleştirdiği tüm cinayetler bir uyarı. Sodom ve Gomora da yaşanan olayları bilirsiniz. Eski Ahit yani Tevrat’a göre bu iki şehir günahlar ve ahlaksızlıklarla dolup taşmıştı. Kriz ve kaos giderek büyüyordu. Yaratıcı yanlış yola sapmış insanların üzerine yıkım göndermiş ve gökten kükürt yağdırmıştı. İnsanlara örnek teşkil edecek bir ceza tasarlamış ve ibet alınmasını istemişti.
Filmde katil John Doe, benzer bir tavır içinde. Fakat kendini yaratıcı olarak görmüyor. Onun bir elçisi ve görevlisi olarak hizmet etmeye çalışıyor. Yani cinayetleri ilahi bir ceza olarak işlemiştir. Sodom ve Gomora’ya ateşli kükürt yağması gibi. Öldürdüğü kişileri anlatırken yaşadığı öfke ve tiksintiyi gözlerinden bile anlıyoruz.
“Ayağa bile kalkamayan obez bir adam. Yemek yerken onu görsen, önündeki yemeği bitiremezsin. Aç gözlü avutak için bana gizli gizli minnet duyuyor olmalısınız, para için katilleri ve tecavüzcüleri koruyordu. Kibirli kadının içi o kadar çirkindi ki dış güzelliği olmadan hayatını sürdürmeyi başaramadı. Hastalık yayan fahişe ve diğerleri, ancak bu kadar iğrenç bir dünyada onlara masum diyebilirsiniz. Ben bir örnek oluşturdum, yaptıklarım incelenecek, araştırılacak ve tekrar edilecek. ”
Tüyleri diken diken eden bir konuşma, bir serikatile acaba haklı mı diye düşünmek zor geliyor değil mi. Söylediklerini inkar edemiyoruz fakat dönüştüğü canavar en az bahsettiği kişiler kadar korkunç. Üstelik iki cinayet daha var ve söylemeliyim ki daha hiçbir şey görmediniz.
Araçtan inip katilin söylediği vakti beklediklerinde uzaktan bir kargo aracının yaklaştığını farkediyoruz. Somerset, kargoya doğru yönelirken dedektif Mills ve John Doe yalnız kalıyorlar. Bu bekleyiş sinema tarihinin en dehşet verici sahnelerinden birine dönüşüyor.
Somerset, kargo aracından teslimatı aldığında kutunun içinde ne olduğunu maalesef hemen anlıyoruz. Fakat Mills’in anlaması daha doğrusu kabullenmesi hiç de kolay olmuyor. “Kutunun içinde ne var? ” diye çığlık atarken sözcükler boğazına düğümleniyor. Acı, kalbini parçalara ayırırken Öfke de bedenini ele geçiriyor.
İnsanlığın Çürümesi: Çıkarılacak Dersler

Eşinin bakmaya kıyamadığı bir yüzü vardı şimdi başının bir kutunun içerisinde olduğunu düşünmek kaldırabileceği bir yük değil. Katilin böyle bir caniliği niye yaptığını anlamamız uzun sürmüyor. Çünkü kendi günahının farkında, kıskançlık, diğer bir deyişle haset.
David Mills, huzurlu bir ilişkisi olan, yakışıklı ve işinde başarılı bir adam. Katil John Doe, onun hayatına öylesine imreniyordu ki bir günlüğüne onun yerinde olabilmek için her şeyini verebilirdi. Fakat böyle bir senaryo hiçbir zaman gerçekleşemezdi. Çünkü, onun normal bir yaşam sürme şansı yoktu.
Varlığından daha önemli bulduğu bir planı, gayesi vardı. Kıskançlığını tasarladığı planın içine dahil etti. Kalan iki günahtan birine kendisini diğerine de Mills’i yerleştirdi. Katil Haset’i, dedektif ise Öfke’yi temsil ediyordu. Eğer dedektif Mills eşinin canına kıyan katilin canına kıyarsa onu cezalandırmış olacak ve dolaylı yoldan katilin planına hizmet edecekti.
Böylece katilin adım adım işlediği yedi ölümcül günahı tamamlamış olacaktı. Bu noktada devreye dedektif Somerset giriyor. Mills’i uyarıyor ve onu öldürürse kazananın katil olacağını söylüyor. Fakat ölen eşinin hamile olduğunu orada öğrenen Mills, öfkesini ve acısını kontrol edebilecek halde değil.
Önceki sahnede bir ikilem gerçekleşmişti hatırlarsanız, katilin evine girmeyi tartıştıklarında Somerset akılcı davranmayı savunmuş ve arama izni olmadan içeriye girmenin bela getireceğini söylemişti. Fakat Mills onu dinlememiş ve kapıyı kırarak içeri girmişti. Son sahnede de hiçbir şey değişmiyor.
Son sahnede de hiçbir şey değişmiyor. Öfkesini kontrol edemeyen dedektifimiz Öfkeye dönüşüyor ve o ateş katil ile beraber herşeyi yakıp kül ediyor. Hatta kendi geleceğini bile. Eşinin olmadığı bir dünyada gelecek ne kadar umrundadır derseniz kesinlikle katılıyorum.
İnsan böyle bir acının karşısında yaşamak için neden göremez hale gelir. İncil’de Öfke ve bu duruma ilişkin şu sözleri eklemek istiyorum;
“Kızgınlığınızda günah işlemeyin. Güneş batmadan öfkenizi yatıştırın. ”
Efesliler 4:26
İncildeki bu söylem ve filmin uyumu oldukça dramatik. Mills katile bir silah doğrulttuğunda gün neredeyse batmak üzereydi. Fakat karakterimiz bu öğüdün tersine hareket etti. Öfkesini yatıştıramadı ve güneş batarken kurşunları katilin üzerine boşalttı. Dolayısıyla da kendini yedi ölümcül günahtan birine sürüklenirken buldu.
Anlatılanın özü çok belli, gerçek huzuru giden yolla öfkeden sıyrıldığınızda karşılaşırsınız. Hiddetin yakıcılığı olmadığında kalp dinginleşmiş ve tamamlanmış hisseder. Dolayısıyla da iç huzura ulaşmak giderek yakınlaşır. Bizleri bahsettiğim huzurdan koparan bir diğer günah katil John Doe’nin simgesi haline gelen Kıskançlık.
“Bu kıskançlık denilen şey, kendi kendini peydahlayan, kendi kendini doğuran bir canavardır. ”
William Shakespeare
Bu söz katilin planını çok iyi anlatıyor. Dedektifimizin huzurlu ve sıradan hayatına duyduğu merak onu giderek canavara dönüştürmüştü. Psikanalist Melanie Klein, Haset veŞükran isimli eserinde kavramın özüne dair muhteşem bir açıklama getirmiş, “Haset, arzulanan bir şeyin başka birine ait olduğu, bize değil de ona haz verdiği inancının yol açtığı kızgın bir duygudur; hasetli itki, o istenen şeyi sahibinden çekip almaya, bozmaya ya da kirletmeye yönelir. ”
Kutunun içinde ne var sorusunun gerçek cevabı bu aslında. Kutuda çirkin, yoğun bir haset duygusu var. Geriye kalan her şey sadece mir metafor. Yaşananlardan sonra polisler David Mills’ı gözaltına alıyor. Ellerinden hayatı kaymış birinin bileklerini kelepçeleseniz ne olur ki. Hiçbir hapishane duvarı içindeki yıkıntılardan daha yüksek olamaz.
Gelinen noktada William Somerset’in çelik gibi iradesinin bile yumuşadığını görüyoruz. Çok iyi anlaşamasalar da arkadaşını, partnerini parmaklıkların ardına göndermek onda ciddi bir değişim hissettiriyor.
Film boyunca her şeyi geride bırakıp emekli olmayı düşünen Somerset, polisin “sen ne yapacaksın? ” sorusuna “buralardayım” diye yanıt veriyor. Çünkü mesleğinin, şehrin ve insanlığın ona ihtiyacı olduğunun farkında. Kaçıp gitmek veya kayıtsız kalmak anlamsız. Etrafta hala zincirlenmemiş canavarlar var ve birilerinin onlarla mücadele etmesi gerek.
Son sahnede Somerset’in bu konuyla alakalı harika bir repliğini duyuyoruz, “Ernest Hemingway şöyle yazmıştı, ‘Dünya güzel bir yer ve uğruna savaşmaya değer’ ikinci kısma katılıyorum. ” Bu çok iyi bir saptama aslında. Hayat tozpembe bir yer olmaya bilir. Kötülükler, günahlar ve acımasızlıklar insan doğasının parçasıdır. Hem zorluklar olmasa kahramanlar nasıl doğacaktı? Her zorlu dönem beraberinde yükselme ve atılım getirmez mi?
Madem Somerset, Hemingway’den alıntı yaptı biz de ona ayak uyduralım. Çanlar Kimin İçin Çalıyor eserinde birden fazla aydınlatıcı kesit var, “Eğer birbirimize yardım etmeyeceksek bu dünyaya niçin geldik? Dinlemek ve kaba bir şey söylememek de yeterince yardımdır. ” Olumlu yönde değişiklik yapamıyorsanız en azından zarar vermeyin. İyilik için çabalayanlara gölge etmeyin. Peki biz de o doğruluk savaşçılarından biri olamazmıyız? Olabilirsek nereden başlamalıyız? Hemingway bu sorulara aynı eserde yine muhteşem cevap vermiş, “Bugün, tüm gelecek günlerden yalnızca biri. Ama tüm o gelecek günlerde ne olacağı bugün yaptıklarına bağlı olabilir. ”
Bu muhteşem bir öğreti değil mi? Eğer harekete geçeceksek şimdi geçmeliyiz. Tam bugün, bu yazıyı okurken. Bir çocuğu güldürmeliysek bugün güldürmeliyiz. Acı çeken birinin kalbini ferahlatacaksak bugün yapmalıyız.
Karanlığı yok edeceksek bugün taşımalıyız aydınlığa. Çünkü yarın her şey için çok geç olabilir.
Se7en Hayranlarına Müjde! Filmin 4K Versiyonu Geliyor
David Fincher’ın 1995 yapımı bu psikolojik gerilim filmi, 30. yıl dönümü şerefine 4K Ultra HD formatında yeniden düzenlendi. Film, 7 Ocak 2025 tarihinde dijital platformlarda ve 4K UHD Blu-ray olarak satışa sunulacak. Bu yeni sürüm, Fincher’ın gözetiminde orijinal kamera negatifinden 4K olarak restore edildi ve yüksek dinamik aralık (HDR) ile zenginleştirildi. Ayrıca, daha önce yayınlanmış olan yorumlar, silinmiş sahneler ve alternatif sonlar gibi ek içerikler de bu sürümde yer alacak.

İnceleme Özeti
Özet
David Fincher'ın 1995 yapımı "Se7en" filmi, suç ve gerilim türlerinin başarılı bir birleşimi olarak sinema tarihinde önemli bir yer edinmiştir. Film, yedi ölümcül günahı işleyenleri hedef alan bir seri katilin peşine düşen iki dedektifin hikâyesini anlatır."Se7en", sadece bir polisiye gerilim filmi olmanın ötesinde, insan doğasının karanlık yönlerini ve toplumun ahlaki çöküşünü sorgulayan derinlikli bir yapımdır. Film, izleyiciyi sadece bir cinayet soruşturmasının içine çekmekle kalmaz, aynı zamanda kendi etik değerlerini de sorgulamaya davet eder.Sonuç olarak, "Se7en", güçlü oyunculukları, etkileyici atmosferi ve derinlikli senaryosuyla sinema dünyasında iz bırakan bir başyapıttır. Gerilim ve suç türlerini seven izleyiciler için kaçırılmaması gereken bir deneyim sunar.
- Oyunculuk10
- Senaryo10
- Akıcılık8




















Bir Yorum Bırak